Siz de duymuşsunuzdur. “Doğayla Savaş”, “Doğa ve İnsan Arasındaki Mücadele”, “İnsanın Doğaya Karşı Zaferi” vb. lafları.
Bu lafların eylemsel karşılığını genelde baraj yapmak, dalgakıran yapmak, bataklık kurutmak, her mevsim taşan nehrin kenarına kilometrelerce beton set çekmek vb. mühendislik harikalarıdır. Yalnız bu mühendislik harikaları yeterince harika mıdır? Orası şüphe götürür. Mesela baraj yaparlar; bilmem kaç bin metrekare toprağı su altında bırakır, oradaki habitatı yok ederler. Sonra baraj bir gün ya taşar yada yıkılır facia olur. Dalgakıran yaparlar; rüzgârdan, dalgadan kurtarılır. Ortalık pislikten kokmaya başlar. Bataklığı kuruturlar; üstüne 30 katlı binalar dikerler sonra nedense birden deprem olur. Bataklık geri döner ve binalar toprağa batar. Yani bu mühendislik harikaları iyidir, hoştur da o kadar da mükemmel değillerdir.
Bu mühendislik harikalarının o kadar da harika olmamalarının dışında bir başka ortak noktaları da, her zaman doğanın davranış biçimini engelleme veya değiştirmeye yönelik olmalarıdır. Herhalde savaş kavramı da buradan gelmektedir ki; bu konuyu birazdan tekmeleyeceğim. Yani her nedense kendi halinde şarıl şarıl akan nehir engellenecek, foşur foşur dalgalar foşurdatılmayacak, vıcık vıcık bataklık kütür kütür toprak yapılacaktır falan...
Savaşın olmazsa olmaz iki unsuru vardır: taraflar ve taraflararası düşmanlık. “Doğa” ile ilişkisinde “savaş” terimini kullanan da, bu terimi kullanarak doğaya “düşman” olduğunu itiraf eden de, onu yok etmeye çalışırken, kendini yok ettiğini bilecek kadar zekâsı olan da, bu zekâya rağmen bundan vazgeçecek sağduyudan yoksun olan da insandır...
Peki, doğanın durumu nedir? Bana kalırsa doğanın umurunda bile değildir. Doğa sadece milyonlarca yıllık doğasına uygun davranırken insanoğlu 60–70 yıllık ossuruktan yaşamında, tam manasıyla “bokuyla güreşmektedir”. Kaldı ki eğer doğanın bizi fark eden veya fark etmeye tenezzül eden ve bizim anladığımız anlamda bir bilinç biçimi varsa bile, bu bilincin insanoğlunun dangalaklığı ile uğraşmaya tenezzül etmeyecek kadar üst seviyede bir yerlerde olduğuna eminim.
Tüm bunlardan çıkardığım sonuç şudur ki; galiba “Doğa” kavramının pek sıkça “Doğa Ana” şeklinde kullanılmasındaki mantık sevgiden değil, hemen tüm dillerde bulunan ve içeriğinde “valide” bulunan terbiyesiz laftan gelmektedir. Ve insanoğlu tam da bu lafın gereğine uygun davranıp doğa”nın anasını...
Dolayısı ile önümüzde iki mesele vardır. Bunların nasıl bir mesele olduğuna aşağıdaki fıkrayı okuyarak karar verin.
Yıl 1939’dur. Salamon, Mişon’a mektup yazar..
Sevgili Mişon,
Harp patladiiii, patlayacak,
Patlamazsa mesele yok, patlarsa iki mesele var,
Ya arka cepheye gideriz, ya ön cepheye,
Arka cepheye gidersek mesele yok, ön cepheye gidersek iki mesele var,
Ya yaralaniriiiiiz, ya öliriz,
Yaralanirsak mesele yok, ölirsek iki mesele var,
Ya sabun oluruz, ya odun,
Sabun olirsak mesele yok, odun olursak iki mesele var.
Ya yakacak odunu oliriz, ya kağıtlik odun
Yakacak odun olirsak mesele yok, Kağitlik odin olursak iki mesele var,
Ya gazete kağidi oliriz, ya tuvalet kağidi oliriz,
Gazete kağidi olirsak mesele yok, Ama Mişon, tuvalet kağidi olursak boku yeriz.
Melik Çelikoğulları (Ocak 2006) |