Bize okulda öğrettikleri şekliyle dünyayı beş duyumuz ile algılıyoruz. Göz görüyor, kulak duyuyor, burun kokluyor, dil tadıyor, deri dokunuyor falan. Sonra bu organlarımızın gönderdiği sinyaller beyin tarafından yorumlanıyor ve etrafımızı algılıyoruz.
Tüm bu algı araçlarımızın ortak noktaları şu ki; belli aralıklarda çalışabiliyorlar. Bunların dışına çıkıldığında ya çalışmıyor, ya hasar görüyor, ya da yanlış çalışıyorlar.
Mesela gözlerimiz belli bir renk tayfını algılayabiliyor. Mor ötesi, kızıl ötesi onun için ötesi oluyor. Kulaklarımız da çok ince (+20.000 Hertz) veya çok kalın sesleri (-20 Hertz) duyamıyor. Burnumuz köpeklerin burnu ile karşılaştırıldığında sadece bir çıkıntıdan ibaret kalıyor. Derimiz ise aşırı hallerde yanlış sonuçlar (sinyaller) üretmeye başlıyor. Duşta yanlışlıkla aşırı sıcak suyun altında kaldığımız da hissettiğiniz şeyin yanma mı yoksa üşüme mi olduğunu, ya da çıplak elle kartopu oynamanın ölçüsünü kaçırdığımızda ellerimizin donuyor mu yoksa yanıyor mu olduğunu ayırt etmenizdeki zorlanma derimizin algı sınırlarının dışına çıkmış olmamız.
Neyse Fen Bilgisi Dersi’ni kısa kesip sadede geleyim.
Diyorum ki; zihnimizin de işte aynen bu organlarımız gibi bir algı aralığı var.
Diyalog kurduğumuz insanlar, çevremiz, olaylar, olgular, kavramlar vb. bizim algı aralığımızın dışına olduğunda kendimizi ne kadar zorlarsak zorlayalım anlayamayabiliyoruz. Hepimizin başına gelmiştir. Karşınızdaki size bir şey söyler, ya da bir şey sorar. Söylediği veya sorduğu şey o kadar aptalca ya da o kadar zekicedir ki; anlamakta, yani algılamakta zorlanırız. Eğer karşınızdaki insanı, içinde bulunduğunuz durumu, karşılaştığınız olayı bir sebep sonuç mantıksallığı içinde bir türlü çözümleyemiyor, bir türlü anlayamıyor, bir türlü algılayamıyorsak bunun tek sebebi algı aralığımızın görece darlığıdır.
Zeka düzeyimiz, yaşamsal tecrübemiz vb. arttıkça algı aralığımız de genişler. Bu yadsınamaz bir gerçektir.
Buna göre;
İyi haber şudur. Anlayamadığımız olguların bizim algı aralığımızın dışında olduğu için anlayamıyor olduğumuz olasılığını her daim göz önünde tutmaya başlarız. Bu da anlayamadığımız her olayda bir sporcunun kaslarını açmak üzere zorlaması gibi, algı aralığımızı esnetmemize, zorlamamıza ve genişletmemize yol açar. Gelişiriz.
Kötü haberse; Artık bir şeyi aptalca bulduğumuzda, bir taraftan bunun gerçekten de aptalca olması olasılığının çok yüksek olması iken, diğer taraftan hiç de aptalca olmayıp aksine algı aralığımızı ne kadar esnetirsek esnetelim sınırlarımızı aşacak ölçüde zekice olmasının korkutucu olasılığıdır. (Ya da riskidir ;-)
Bu ikilemin getirdiği net sonuç ise; Bir insan davranışı, herhangi bir olay ya da olgu karşısında “Aptal” ya da “Aptalca” gibi tepkiler vermenin, ya da “şöyledir veya böyledir” deyip kestirip atıvermenin rahatlığına sığınmanın günden güne zorlaşması hatta imkansızlaşmasıdır.
Melik Çelikoğulları (Mayıs 2006)
|