26 Kasım 2011

Melek Yatırımcı… Melek mi? Şeytan mı?

Ne alaka yahu? Her ikisi de değil.

Evet, şu “Melek” kısmının gözümde biraz komik bir görüntü (takım elbiseli karizmatik bir tip ama kanatları da var gibi) canlandırdığını itiraf etmeliyim. Ama bu insanlar ne melek ne de şeytan.

Bu insanlar sadece biraz farklı YATIRIMCILAR. Farkları ise henüz ortada olmayan işlere yatırım yapacak cesarete sahip olmaları.

Melek yatırımı ve yatırımcıyı öz olarak ve basitçe aşağıdaki gibi tanımlayabiliriz (Türkiye’de ufak tefek farkları var, onu da ayrıca anlatacağım. Onun için şimdiki kahramanlarımız yabancı).

•    John’un iyi bir iş fikri var. Ama parası yok. Bu arkadaş “girişimci”.

•    Jack’in de iyi parası var ama iş fikri yok. Bu arkadaş da “yatırımcı”.

•    Arada (genelde) bir şirket var ki; bu şirket John ile Jack’i bir araya getiriyor. Bu arkadaş da “aracı”.

Un var, yağ var, yumurta var. Ne kadar güzel değil mi?

Güzel de, bakın süreç nasıl işliyor…

John önce oturuyor, iş fikrini güzelce bir yazıyor, kar beklentilerini falan olabildiğince iyi öngörüler ile belirliyor. Sonra da gidiyor o “çok iyi iş fikrini” aracı şirkete sunuyor. Ancak burada küçük bir sorun çıkıyor. Fikrini paylaştığı anda, o çok nadide iş fikri sır olmaktan çıkıyor. (Bknz. “İki kişinin bildiği sır değildir.” maddesi.) Ancak John’un bu fikri kendi başına hayata geçirecek finansal kaynakları yoksa ve fikri de saklayıp turşusunu kurmak niyetinde değilse başka şansı da yok. Eh bu durumda John bu kadarcık riski de alacak! Değil mi?

Bir sonraki safhada aracı şirket iş fikrini inceliyor. Beğenir ve mantıklı bulursa bunu portföyündeki yatırımcılar ile paylaşıyor. Bu kez bknz. “İki kişinin bildiği sır olmadığına göre; 200 kişinin bildiğinin sır olmakla uzak yakın bir alakası yoktur.” maddesi. Ama John bu riskleri almaya razı olmuştu değil mi?

Son safhada da aracı şirketin fikri paylaştığı yatırımcılardan biri fikri beğenirse (ki bu örnekte Jack) alıp bir güzel kendisi yapıyor! HAHHAAH NASIL AMA?

Yok yok… Şaka yaptım… İş fikrini üçüncü kişilerle paylaşmanın belli seviyede bir riski varsa da bu sanıldığı kadar yüksek bir risk değildir. (Tabii John soğuk füzyonu, ışıktan hızlı hareket etmenin bir yolunu, ölümsüzlüğün sırrını falan bulmadıysa)

Şöyle ki;
Bir yatırımcı asla bir ebleh değildir ve nadiren sadece iş fikrine yatırım yapar. Yatırımcının ya da yatırımın formülü özde aşağıdaki gibidir.

KAZANÇ = “YATIRIM” +  “İYİ İŞ FİKRİ + “İŞİ (İYİ) YAPACAK ADAM”

Dolayısı ile Jack parayı, John da fikri ve emeği koyar. Bazı durumlarda Jack paranın yanı sıra işe bilgi, deneyim ve çevresini de katar ki bunlar da az şeyler değildir. Sonuçta herkes kazanır.

Yani özde bu bir Win&Win modelidir.

Şimdi gelelim Türkiye’ye…

Bu kez kahramanlarımız Ahmet ve Mehmet.

Ahmet’in harika bir iş fikri var. Ama parası yok.

Mehmet’in de parası var ama iş fikri yok. (Aklı yok demediğime dikkat)

Arada bir de şirket var. Şirketler kendilerini organizasyon falan diye de konumlayabilirler… Hiç takılmayın ve şirket diye bakın. LabX, Endeavour, Etohum falan gibi yapılar son yılların popülerleri. Bir de yeni dernek kuruldu. Türkiye Melek Yatırımcılar Derneği.

Şimdi bu Ahmet alıyor fikrini gidiyor şirkete. İşte Avrupa/Amerika versiyonu ile Türk versiyonu da burada değişiyor. İki tane önemli dert ya da fark var.

Birincisi aracı şirketin derdi: O kadar çok dangalaktan o kadar çok saçma salak proje geliyor ki; Proje ön elemesini yapan arkadaş başvuruları ancak koluna içinde sakinleştirici olan bir serum takılı vaziyette okuyabiliyor ve bu sayede akıl sağlığını korumayı başarıyor ve tabii asla tuvalet kağıdına para vermiyorlar.

İkincisi ise Ahmet’in derdi: Ahmet akıllı çocuk. Adam gibi çalışmış. Anlatımı düzgün, fizibilitesi, iş planı falan da taş gibi. Yani projesi oldukça iyi görünüyor. İlk elemeyi de zırt diye geçiyor. Ancak yine de ben size şu kadarını söyleyeyim; Sevgili Ahmet’in sadece kağıt üzerindeki bir fikre Türkiye’de yatırım alması Avrupa ya da Amerika’daki benzerlerine oranla daha zor.

Neden mi?
Çünkü ortada laftan başka hiçbir şey yok ve biz Türkler (melek olanlarımız da dahil) görmediğimize pek inanmayız da ondan. Lafın paraya dönüp dönmeyeceğini görmek için yüksek isabetli öngörü gerekir. O öngörüde bulunabilmek için de zehir gibi bir zeka, müthiş bir sezgi, yıllara dayanan iş tecrübesi, yeni fikirlere açık algı vs. vs. gerekir.

Bunlar bizim yatırımcılarda yok değildir. Ancak bizde yatırımcı da azdır.

Kaldı ki;

1)    Avrupa’daki yüzyıllara, Amerika’daki en az 150 yıla karşın Türkiye’nin ticari bilgi ve tecrübe birikimi 30 seneyi bile bulmaz. Aristokrat ve tüccar sınıf hemen hiç olmamıştır. Bunun doğal sonucu vizyon eksikliğidir. (Buna itirazınız varsa bundan 5 sene önce Facebook fikrini bulan bir vatandaş olsaydı, bu fikre çok değil 10.000 USD yatıracak bir tane yatırımcı bulabilir miydi acep diye kendinize bir sorun)

2)    Türkiye’de henüz bu konuda oluşturulmuş fonlar vb. yoktur. Olanlar da yabancı kaynaklıdır.  Dolayısı ile Mehmet kendi parasını, kendi kişisel sermaye ve birikimini riske atacaktır. Eh bu da kolay değildir.

3)    Türkiye yakın zamana kadar ekonomik açıdan istikrarsızlığın nirvanasındaki bir ülke olmuştur. Hala da ekonomik istikrar konusunda ciddi endişelerimiz vardır ve haksız da değilizdir. Yarın öbür gün hükümetin yaptığınız işi darma duman edecek başka bir Deli Dumrul vergisi salmayacağını asla bilemezsiniz değil mi? (İsterseniz mali tarihimizi bir inceleyin de dumur olun)

4)    Son olarak da Türkiye ulusal sermaye birikimi açısından henüz fakir denecek bir düzeydedir. Yani birikimi azdır. Dolayısı ile yatırımcının parası da daha kıymetlidir.

İşte Türkiye’deki yaklaşık yapı ve süreç de budur ve bu çerçevede Ahmet’in işi John’unkinden az daha zordur.

Ancak buna rağmen, ortam hızla gelişmekte, yatırımcı sayısı artmaktadır. İş fikri olanlara düşen ise iş fikirlerinin gerçekten iyi fikirler olmasını denetlemek, ve süreçleri iyi yönetmektir. Gerisi zaten gelecektir.

Hiç yorum yok:

Demokrasi

Translate